3 Şubat 2012 Cuma

taze

güzel şeyler düşün, güzel şeyler yaz. di mi ama? biraz kendine nefes aldır çocuğum. yoksa haberleri okuyarak şişen içini buraya kusunca, günler aydınlanmıyor. 6 yıl sonra, nihayet idrak.


yepyeni şeyler var önümde. heyecandan pırpır bir haldeyim. düşünmeye başlayınca, bir anda 3 yaşıma dönüyorum: boyumdan büyük, ışık dolu vitrinleri gördüğüm yere. kocaman kedi tina. tina tin tin! koşarak gelen kocaman tina. mavi paltolu, kırmızı çoraplı huysuz ben. anı ne garip şey.

şehirler tuhaf şeyler. istanbul mesela, bırakmaya kıyamadığımı düşündüğüm bir şehirdi, gittiğimde özlediğim. oysa doğrusu şuymuş: geri dönebileyim. yani dönecek bi kapım olsun, şehrin turisti olmayayım. hoş şimdi, kapıları kapatıp gitmeye hazırlanırken, o bile zor gelmiyor. beni 27 yaşımda şu şehirle ilgili nostaljiye sürükleyen über mega proje heveslileri utansın: artık istanbul'u bırakabiliyorum. istiklal'den hışımla söktükleri güzelim arnavut kaldırımı ve ağaçlarına bile ağıt yakabilirim - velev ki emek ve inci, velev ki yedi yerinden delinmiş, erişime kapanmış bir taksim. mutena bir ucube olarak istanbul. neyse, güzel şeyler düşün.

bence siyah-beyaz çizgili şeylerle limon küfü rengi, ördek başı yeşiliyle de mercan birbirine uyan şeyler. isimleri bile öyle gibi hatta.

benim biriktirdiğim ufak tefek projelerim, fikirlerim, belki başka yerde gerçekleşir? hep bi şiler düşünüyorum. minik succulent'lardan bulsam mesela. burda da vardır elbet, aramak gerekiyodur; ama sanki buraya hiç ait değiller gibi. burda olmazlar gibi. minik dükkanlar istiyorum, özenli, incelikli. o kahveci gibi mesela. sonra o kitapçıdaki semt kitapları gibi, içi güzel, dışı güzel. benim olmasınlar, gerekmiyor. orada bir yerde dursunlar, güzel ayrıntılar olarak. çirkinliklerden kaçıp onlara bakalım. belki ilk hayatımda ahmet haşim'den ders almak isteyip de alamamış bi öğrenci filandım ben.


mumlar sonra, kokular ve mumlar; ama bi yandan da hafif bavullar. mobil haller. ben olduğum yere üreyerek, çoğalarak yerleşen biriyim, huyum kurusun. bu huyumun aksine de 2-3 senede bir taşınıyorum, şaşkın bi kendini bilmeme hali. ezelden beri teslim olduğum o parça pinçiklik, bu aralar gözümü yoruyor. bi yandan da işte oda kendi başına yaşıyo gibi, o kadar minik ayrıntılar var ki "aa bu ne?!" sevinçleri gizliyor. neyse.

2012'yle ilgili bi karar almak şartsa, benimki de şu olsun: mobilite. bi de şu kanguru kesesine atar gibi biriktirdiğim yemek tariflerini, el işlerini sandıktan çıkarmak, bi zahmet. keşfedip biriktiriyorum ki bi ara kozalarından çıksınlar.

nüfus cüzdanı değişti, pasaport değişmek üzere.
bi de ikametgahı değiştirirsem, gör bak neler olacak.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Sen gidince İstanbul'dan bir arnavut kaldırımı da eksilecek gibi hissediyorum.

Sen gidince sanki şehirdeki çengelli iğneler öksüz kalacak,

Mercan yokuşundaki sessizliği oradaki son kuşun kanat çırpışı delecek.

Aslında zor olmadığına inandırmıştın sen en azından beni. Şimdi en zoru geliyor burayı bu halde bırakıp gitmen.

Nasıl Ankaralısın sen Deryik ablamız, nasıl İngiltereli olursun?

Beyiniz lütfen çabuk bitirsin işlerini, biz de kocaman hayaller kuralım: Deryik geldiğinde şehrini bir çift inci küpe zerafetinde, galata kulesi hayalciliğinde, şapkalı, kuşlu ve erguvan dolu bulsun! Bir de senin bir çiçeğin vardı. Neydi onun adı? Ufacık kırmızı tomurcuk çiçekleri olan yuvarlak bir çiçek. Blogun derinliklerinde.

deryik dedi ki...

:) ah o çiçek çok yaşamadı maalesef. heralde gübresini filan çok tutuyolardı, soldu gitti eve geldiğinde. ama menekşem yaşıyor :)bi de ankaralı değilim ki ben, ankarada bi süre yaşamış istanbulluyum.

"bir insanı sevmekle başlar her şey" ya hani, onun hatrına bence gidilebilir. çünkü sonra "dünyayı güzellik kurtaracak".

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker